DEPRESYON

Depresyon (majör depresif bozukluk) Dünya Sağlık Örgütüne göre dünyada ölümcül olmayan yeti yitimine neden olan hastalıklardan arasında birinci sırada yer almaktadır. Amerikan Psikiyatri Birliğinin psikiyatrik hastalıkları sınıflandırması ile ilgili yayınladığı kitapta (DSM-5, 2013) depresyon tanısı koymak için 9 belirti saptanmış ve bu belirtilerden en az beşinin depresyon tanısı için gerekli olduğu belirtilmiştir. Depresyonda duygu, bilişsel ve nörovejetatif alanlarda değişiklikler olmaktadır.

Bu değişiklikler: (1) Depresif duygudurum, (2) zevk almanın azalması ya da ilgi kaybı, (3) uykuda değişikler, (4) iştahta ya da kiloda değişikler, (5) düşünme yeteneğinde ya da odaklanma yeteneğinde azalma ya da kararsızlık, (6) psikomotor artış ya da azalış, (7) halsizlik ya da enerji düşüklüğü, (8) değersizlik duygusu ya da aşırı ya da uygunsuz suçluluk duygusu, (9) yineleyen ölüm düşünceleri, bir plan yapmaksızın yineleyen kendini öldürme düşünceleri veya kendini öldürme girişimleri, ya da kendini öldürmek için spesifik bir plan.

Yukarıda bahsedilen 9 belirti dışında başka belirtiler de depresyonda görülebilir.

Depresyon hafiften ağıra kadar farklı şiddetlerde olabilir ve farklı alt tipleri vardır. Alt tipler ise şöyledir: Melankolik özellikler gösteren, psikotik özellikler gösteren, mevsimsel gidiş gösteren, atipik özellikler gösteren, karma özellikler gösteren, doğum sonu başlangıçlı, katatonik özellikler gösteren, çifte depresyon, kronik depresyon (distimi). Hem depresyonun alt tiplerine hem de şiddetine göre depresyonun tedavi planı değişmektedir.

Depresyonun tedavisinde somatik tedaviler, özgül psikoterapiler ve psikososyal girişimler etkili bulunmuştur. Somatik tedaviler: İlaç tedavisi, EKT, vagal sinir uyarılması, transkranial manyetik uyarı (TMS), ışık tedavisi, uyku yoksunluğu tedavisi. Psikoterapiler: Bilişsel davranışçı tedavi, kişiler arası tedavi, Davranışçı aktivasyon terapi, çözüm odaklı kısa terapi, farkındalık temelli bilişsel terapi, destekleyici çift terapi, kısa süreli psikodinamik terapi.

PANİK ATAK

Panik atak beklenmedik bir anda ve aniden ortaya çıkan, yoğun sıkıntı ve buna eşlik eden bedensel, bilişsel (kognitif) ve duygudurumla ilgili belirtilerin eşlik ettiği bir nöbettir (atak). Ataklar belli sayıda ve sıklıkta olursa panik bozukluk denir.

Ataklar birden başlar ve belirtiler çok hızlı bir şekilde artar. Panik atak geçiren kişiler korkularını çok yoğun olarak tanımlarlar, öleceklermiş gibi, kontrollerini kaybetmiş gibi, delirecekler gibi, kalp krizi ya da inme (felç) geçiriyorlarmış gibi hissederler. Çoğu hasta atak nerede oluyorsa oradan kaçıp kurtulmak ister.

Belirtiler

  • Çarpıntı, kalp hızında artma, kalp hızında artımı hissetme.
  • Soluğun kesilmesi.
  • Nefes darlığı, hava yetmiyormuş gibi hissetme, boğuluyormuş hissi.
  • Terleme, titreme, uyuşma, karıncalanma, sarsılma, üşüme, ürperme, ateş basması.
  • Bulantı, karın ağrısı, karın veya midede kıpırtı hissi.
  • Baş dönmesi, sersemlik hissi, düşecekmiş ya da bayılacakmış gibi olma.
  • Benliğinden ayrılmış hissi ya da gerçek dışılık duygusu.
  • Ölüm korkusu.

Panik hastaları yakınmaları nedeniyle psikiyatrist dışı hekimlere (kalp, beyin, sinir hastalıkları uzmanları) ya da acil servislere başvururlar. Hastaya panik atağı olduğu ve başka bir hastalığı olmadığı söylenmesi o an için rahatlatsa da hastalar acil servislere ve psikiyatri dışı hekimleri dolaşmayı ve gereksiz tetkikler yaptırmak için doktorları zorlamayı sürdürürler. Acil servislere göğüs sıkıntısı yakınmaları ile giden hastaların belirgin bir kısmında aslında panik atakları olduğu görülmüştür.

Panik atak kadınlarda erkeklere göre 3 kat fazla görülür. Panik atağın toplumda görülme sıklığı %3’dür. Panik atak genelde erken yaşta başlar.

Panik bozukluğu olan kişilerde sıklıkla depresyonda ortaya çıkar.

Panik bozukluğu olan kişilerin günlük yaşamlarında sorunlar olur. Her an atak gelebileceği korkusuyla dışarı çıkmakta, işe okula, gitmekte zorlukları oluşmaya başlar ve zamanla hayatını her an panik atak gelebileceği korkuna göre düzenlemeye başlar. Bu durum kişinin hem mesleki ve akademik alanında hem de özel hayatında ciddi kayıplar yaşamasına neden olur ve bu durum depresyon gibi bir başka bir psikiyatrik rahatsızlığın eklenmesine ayrıca zemin hazırlayabilir. Kimi hastalar panik bozukluğunu tedavi etmek için alkol alımına başvurabilir ki bu durum hastalığın tedavisini daha da zorlaştırır ve hastanın kayıplarını daha da artırır.

Panik atağın gidişi: Panik atağın 3 değişik gidişatı vardır. Hastaların % 30’u tam iyileşir. Hastaların % 40-50’si oldukça düzelmekle birlikte hastalık belirtileri hafif şekilde sürer. Geriye kalan %20-30’unda ise hastalık belirtileri belirgin bir şekilde devam eder.

Panik atağın nedenleri:

  1. Genetik: Panik bozukluğu olan hastaların 1. derece biyolojik akrabalarında panik bozukluğu geçirme olasılığı 4-7 kat fazladır. Tek yumurta ikizlerinden birinde panik atak varsa diğer ikizinin panik atak olma olasılığı % 24 bulunmuştur.
  2. Yaşam olayları: erken yaşta yaşanan stresli yaşam olayları daha sonra kişiyi panik atağa yatkın kılabilir.

Beyin görüntüleme çalışmalarında beynin bazı bölümlerinde değişiklik bulunmuştur. Tedavi: Panik atağın tedavisinde ilaç tedavisi, bilişsel-davranışçı tedavi, psikodinamik psikoterapi, destekleyici psikoterapi yapılabilir. Sıklıkla tedaviler kombine edilir.

YAS (MATEM) TUTMAK

Yas (matem) terimi bizim için önemli bir kişi ya da insan dışı bir canlı ya da nesneyi istemediğimiz halde kaybettiğimizde yaşadığımız elem, keder, acı, özlem, tekrar kavuşma isteği gibi düşünce ve duyguları tanımlamak için kullanılmaktadır. Kayıp ya bizim için önemli kişinin ölmesi ya da o kişi olan ilişkimizin bitmesi (ayrılık) ile olmaktadır. Yas tutmak yani tutabilmek ruh sağlığının bir göstergesidir. Yas tutmamak (tutamamak) işlerin kötü gittiğini gösterir. Normal yas süreçleri dışında yas tutamama, yas üzerine depresyonun eklenmesi ya da yasın hep aynı şiddette devam etmesi gibi patolojik (hastalıklı) yas süreçleri gelişebilir.

Normal yas süreci (komplike olmamış yas)

Her şey yolunda giderse normal yas süreci yaşanabilir. Ama kayıp normal bir şey değil ki. Yas kayba karşı organizmanın, beynin, ruhsal dünyamızın bir tepkisidir. Geçmişte başarılı bir şekilde yapılan yaslar bizi ilerde kayıplara karşı yaşayacağımız yaslardan başarılı çıkmamıza yardım eder. Biz doğduğumuz andan itibaren kayıp yaşarız. Anne memesinden ayrılmak, yürüyebilmek için ana kucağından ayrılmak, büyüdükçe özgürleşmek, özgürleştikçe anne ve baba ve kardeşlerden uzaklaşmak, evden ayrılmak, hastalık nedeniyle bir organını kaybetmek. Bir de ruhsal dünyamızda gerçekleşen ayrılıklarımız (kayıplar) var. Büyüdükçe bırakılan çocuksu yapılar, düşünceler, duygulara karşı da yas tepkileri geliştiririz. Kayıp için illa ölüm olması gerekmiyor ve yukarda sayılan her ayrılık bir kayıp ve bu kayba karşı da bir yas tepkisi olmaktadır. Her kayıp bizi daha da güçlendirmekte ve olgunlaştırmaktadır.

Yasın ilk dönemi: Kriz

Kayba karşı tepkilerimiz şok, inkar, isyan, depresyon, pazarlık ve kabullenme şeklinde olmaktadır. Bu tepkiler yasın kriz döneminde olmaktadır.  Sıralama böyle olmakla birlikte bazen bu tepkiler iç içe geçer veya biri diğerinden daha önce gelebilmektedir. Birisi ile olan ilişkimiz ne kadar yoğun, derin ve uzun süreli ise yas sürecimizde o kadar uzun sürer. Bizim psikolojik yapımız da yasımızı nasıl yaşayacağımızı belirler. Eğer bebeklikten beri yaşadığımız ayrılıklar (kayıp) sonrası yasımızı başarılı bir şekilde tutmuş isek bundan sonraki yaslarımızı da daha iyi tutabileceğimiz anlamına gelir. Yas konusunda uzman psikiyatrist-psikanalistler yasın ortalama 1-2 yıl sürdüğünü söylemektedirler.

Krizin ilk anlarında şok dönemi vardır. Tepkilerimiz hem fiziksel hem de psikolojiktir. Algılarımızda (görme, işitme, dokunma vs) değişikler olur, nefesimiz kesilir, dona kalır ve kaslarımız gevşer. Gerçek üstü bir dünyada yaşıyor gibi hissederiz, uyuşukluk içine gireriz, her şey bize uzak gelir. Bir süre sonra fiziksel tepkiler azalırken yoğun bir şekilde kaybımızı geri getirmeye çalışırız, yoğun bir keder duygusu yaşarız.

Yadsıma (inkar) mekanizması acımızı azaltmaya yarar. Yoksa acımız dayanılmayacak yoğunluğa erişir, ruhsal dünyamız bu kadar büyük bir acıya dayanamaz. Acımızı zamana yayarız. Yadsıma ile sevdiğimiz kişinin aslında ölmediği ya da sevdiğimiz kişiden ayrılmadı mızı düşünürüz. Zihnimizin bir oyunudur bu.

Pazarlık etme ölümü ya da ayrılığı az da olsa kabul etmeye başladığımızı gösterir. Eğer şöyle yaparsam aslında o kişi ölmemiştir gibi ya da şöyle yapsaydım ölmezdi ya da o beni terk etmezdi gibi.

Öfke artık ölümü ya da ayrılığı iyice kabul etmeye başladığımız anlamına gelir ve daha sağlıklı bir tepkidir. Bu tepkiler sen beni nasıl bırakıp ta gidersin şeklindedir.

Ölümü ya da ayrılığı kabul ettikten sonra yasın ikinci dönemine geçeriz.

Yasın ikinci dönemi: Yasın işlenmesi

Kabullenmeden sonra yasın ikinci dönemi başlar. Bu dönemde o kişiyle olan ilişkimizi tekrar değerlendirir ve sonrasında onu bir anı haline getiririz. Eğer bunu yapamaz isek o kişiyle olan ilişkimiz zihnimizde döner durur ve bizi sürekli rahatsız eder. O kişiyle yaşadığımız anılar, duygular, hatalar, keşkeler, kırgınlıklar, pişmanlıklar, iyi ve kötü zamanlarımızın tekrar tekrar değerlendirmesi yapılır. Her değerlendirmeyle birlikte duygulanır, üzülür ve seviniriz.

Yas tutan kişi kaybettiği (ölüm veya ayrılık) kişiye ait nesnelerin bazılarını tutar, atmaz. Bazen kaybettiğimiz kişinin sevdiği şeyleri (müzik, okuduğu kitaplar, fikirleri, ideolojisi, gittiği yerler) yaparız. Fotoğraflarını büyütür ve odanın başköşesine koyarız. Ne zamanki ölen ya da ayrıldığımız kişiden zihnimizde ayrılmaya başlarız o zaman bu dış nesnelerden de ayrılmaya, onları bırakmaya başlarız. Yani iç dünyamızdaki bırakma ile dış dünyamızdaki bırakma paralel gider.

Düşlerimiz (rüyalar) yas süreçlerinde nerelerde olduğumuzu gösterir. Ölen kişiyi rüyalarımızda başta canlı halde görürken zamanla hasta, çürümüş, hareketsiz ve en son olarak ölen kişiyi ölmüş olarak görürüz. Artık ölen kişi bizi rahatsız etmez. Ama bir anı olarak varlığını da sürdürür. Anılarımız bilinçdışımızda yaşamaya devam eder, yok olmazlar. Yas süreçleri ile kaybettiğimiz kişiyle bilinç dışımızda bizi rahatsız etmeyen yeni bir ilişki kurar, ilişkiyi yeniden düzenler ve onu bir “anı” haline getiririz.

Yas tutmaya tamamen son verilemez. Sadece yıllar içinde üzerimizdeki etkisi iyice azalır, anılar soluklaşır ve bizi rahatsız etmez hale gelir.

UYKU BOZUKLUKLARI

Hayatında hiç uyku sorunu yaşamamış insan yoktur. Her insan hayatının bir döneminde en az bir kez uyku sorunu yaşamıştır. Uykusuzluğun ve çok uyumanın nedenleri sayılamayacak kadar çoktur. Aşırı uyuma ve uykusuzluğun nedenlerinden bazılarını şöyle sıralayabiliriz:

Sebebi bilinmeyen (genetik) az uyuma veya çok uyuma

Primer uyku bozuklukları

     Psikofizyolojik uykusuzluk

     Uygun olmayan uyku hijyeni

     Tıkayıcı uyku apne bozukluğu

     Merkezi uyku apne bozukluğu

     Sirkadiyen ritim uyku bozuklukları

            Jet lag

            Vardiyalı çalışma

            Gecikmiş uyku evresi sendromu

            İlerlemiş uyku evresi sendromu

            Düzensiz uyuma-uyanma ritmi

     Huzursuz bacak sendromu

Genel tıbbi hastalıklar

     Böbrek yetmezliği

     Karaciğer yetmezliği

     Beden elektrolit dengesizliği

     Reflü

     Ağır kansızlık

     Romatizmal hastalıklar

     Kalp yetmezliği

     Gece gelen kalp ağrısı

     Solunum yetmezliği

     Astım

     AİDS

     Cilt hastalıkları

     Hormon bozukluğu

     Kan şekeri düşüklüğü ya da yüksekliği

     Şeker hastalığı

     Tiroid hastalıkları

Psikiyatrik (ruhsal) bozukluklar

     Depresyon

     Bipolar (manik depresif) bozukluk

     Anksiyete (sıkıntı) bozukluğu

     Şizofreni

     Travma sonrası stres bozukluğu

     Panik bozukluk

Üzücü ya da heyacanlandırıcı yaşam olayları

Nörolojik nedenler

     Beynin değişik bölgelerini etkileyen tümörler, damarsal yapılar

     Multiple skleroz

     Kafa travması

     Alzheimer hastalığı (bunama)

     Parkinson hastalığı

     Felçler (inme)

İlaç kullanımına bağlı uyku bozuklukları

     Benzodiazepinler (sakinleştiriciler)

     Bazı depresyon ilaçları

     Antipsikotik ilaçlar

     Alerji ilaçları

     Bazı kalp ilaçları

     Uyuşturucu türden ağrı kesiciler

Rahatsız edici oda Sıcaklığı

Yoğun bakım ünite ortamları

Uyarıcı ilaçlar

Kafein (çay, kahve, kola)

Uyuyamama veya çok uyuma rahatsızlıklarında öncelikle altta yatan hastalıklar (yukarıdaki hastalıklar) bulunmaya çalışılır. Altta yatan hastalığın tedavisi ile uyku sorunu kendiliğinden düzelir. Altta yatan hastalık tedavi ile tam düzeltilemiyor ya da altta yatan hastalık düzeldikten sonra bile uyku sorunu devam ediyorsa ve altta yatan hastalıktan bağımsız bir uyku bozukluğu olduğu düşünülüyorsa uykuyu düzenleyici ilaçlar düşünülebilir. Ayrıca uyku hijyeni eğitimi de bazı durumlarda yararlı olabilir.

PSİKİYATRİST (RUH SAĞLIĞI VE HASTALIKLARI UZMANI) KİMDİR VE NE İŞ YAPAR?

Psikiyatrist ruh sağlığı ve hastalıklarında uzman bir hekimdir.  Psikiyatrist 6 yıllık tıp fakültesi eğitimi sonrası en az 4 yıl da bir üniversite ya da bir eğitim ve araştırma hastanesinde kuramsal ve uygulamalı eğitim alarak tüm ruhsal hastalıkların tanı ve tedavisinde yetkin olan bir uzman hekimdir. Bir psikiyatrist tüm ruhsal (psikolojik/psikiyatrik) hastalıkların ya da sorunların tıbbi, biyolojik, genetik (ırsi, ailevi), gelişimsel, çevresel, psikolojik nedenlerini araştırmak, bulmak ve uygun tedaviyi başlatmak için gerekli muayeneleri, görüşmeleri yapan, belirti ve bulgular üzerinden tanı koyan, tanı koymak için gerekirse kan testi, görüntüleme yöntemleri (MR, Tomografi, ultrason, EEG, uyku laboratuvarı vs) ve psikolojik testlerini isteyen, bu sonuçları kendi bilgi ve tecrübesi ile yorumlayarak tanı koyan, tanı sonrası gerekli tedavinin planlanması (ilaç tedavisi, terapi –psikoterapi – , EKT, transkranial manyetik stimülasyon, ışık tedavisi, psikoeğitim vs) yapan bir hekimdir. Tedaviyi bazen tek tedavi yöntemi ile yürütür ya da bazen birkaç tedavi yöntemini bir araya getirir (ilaç tedavisi ve terapi (psikoterapi), ışık tedavisi ve ilaç tedavisi, ilaç tedavisi ve psikoeğitim vs). Bir psikiyatrist eğer bir tedavi (ya da terapi) konusunda kendini yetkin görmüyorsa hastayı (ya da danışan kişiyi) o zaman o tedavi (ya da terapi) konusunda eğitim almış bir psikiyatriste yönlendirir.

MANİK – DEPRESİF (BİPOLAR) BOZUKLUK

          Manik – depresif (bipolar) bozukluk toplumda % 1 oranında görülmektedir. Tanı en az bir manik (taşkın-hareketli) ya da karışık (miks) dönemin görülmesi ile konmaktadır. Hastada ilk manik dönemin ortaya çıkmasından önce genellikle bir ya da birden çok depresif (durgun-mutsuz) dönem olmaktadır. Hastalık tipik olarak ergenlik ya da 20’li ve 30’lu yaşlarda ortaya çıkmaktadır. Manik – depresif bozukluk (bipolar) hayat boyu süren bir hastalıktır. Uygun bir şekilde tedavi edilmez ise depresif ve manik dönemlerin şiddeti, sıklığı ve süresi zamanla artar. Manik-depresif bozukluğun ilk belirtileri çıktıktan sonra doğru tanının konmasına kadar geçen süre ortalama 5-10 yıldır.

          Hastalığın depresif döneminde kederlilik, mutsuzluk, durgunluk, hayattan zevk almama, hayatın anlamsız olduğu düşünceleri, yorgunluk, çok uyuma ya da az uyuma, iştahta azalma ya da artma, kilo alma ya da verme, dikkatte azalma, kararsızlık, hatırlama sorunları, suçluluk, değersizlik düşünceleri, ölüm düşünceleri, intihar düşünceleri ya da intihar planları olabilir. Hastalığın ağır durumlarında sanrılar görülebilmektedir. Tanı koymak için yukarda ki belirtilerin hepsinin görülmesine gerek yoktur.

          Hastalığın manik döneminde neşe, coşku ve mutlulukta aşırılık, sanki bulutların üzerinde uçuyormuş gibi hissetme, bedensel hareketlerde artma (hiperaktivite), çılgınca ve amaçsız hareketler, az uyuma, uykunun gelmemesi, aşırı enerjik hissetme, çok konuşma, hızlı ve yüksek sesle konuşma, konuşmanın durdurulamaması, dikkatin çabuk dağılması, sinirlenme ya da saldırgan davranışlar, gereksiz yere çok para harcama, riskli işlere girişme, dürtüsel davranma, cinsel istekte artma, kendine aşırı güven, bazen kendini tanrı yerine koyma sanrıları, sesler duyma, hayaller görme olabilmektedir. Yine depresif dönemde olduğu gibi tanı koymak için tüm belirtilerin görülmesi gerekmemektedir. Manik dönem kişiden kişiye ve aynı kişide çok farklı belirtiler gösterebilmektedir.

          Manik – depresif (bipolar) bozuklukta bazen hem manik hem de depresif dönemler iç içe geçer ve bu döneme miks dönem denir.

          Hastalık güçlü genetik (ırsi) geçiş gösterir ve bu durum aile, tek ve çift yumurta ikiz çalışmaları, gen çalışmaları kanıtlanmıştır. Beyin görüntüleme çalışmalarında beynin bazı bölgelerinde hacim ve işlev değişikliği olduğu gösterilmiştir. Hastaların 1., 2. ya da 3. derece akrabalarında manik-depresif bozukluk, depresyon ya da şizoaffektif bozukluk olma olasılığı da artmıştır. Hastalık kadınlar ve erkeklerde eşit oranda görülmektedir.

          Manik-depresif bozukluğu bulunan hastalarda başka bir psikiyatrik rahatsızlık bulunması bir istisna değil bir kaidedir. Sıklıkla madde kötüye kullanımı (alkol, esrar, kokain, uyarıcı madde ve ilaçlar, yeşil reçeteyle kullanılan ilaçlar), sıkıntı bozuklukları (panik bozukluk, sosyal fobi, obsesif – kompulsif bozukluk) ve yeme bozuklukları manik-depresif bozukluğa eşlik eder. Manik – depresif bozukluğa eşlik eden psikiyatrik bir bozukluğun varlığında teşhis koymak ve tedavi etmek çok daha zorlaşır. Manik-depresif bozukluğun çok hafif formları ise sıklıkla gözden kaçar ya da başka bir psikiyatrik hastalık sanılıp öyle tedavi edilmeye çalışılır. Hafif formları sıklıkla kişilik bozukluğu ve özellikle borderline kişilik bozukluğu ile karışır. Çocuklarda ise yanlışlıkla yıkıcı davranış bozukluğu tanısı konabilir. Ama çocuklar ve ergenlerde daha büyük sorun hem manik – depresif bozukluğun hem de dikkat eksikliği hiperaktivite (DEHB) bozukluğunun bir arada bulunmasıdır. Bazen de çocuk ve ergende sadece manik – depresif (bipolar) bozukluk vardır ancak iki hastalığın belirtilerin birbirine benzemesi nedeniyle yanlışlıkla dikkat eksikliği hiperaktivite (DEHB) tanısı konabilir.

          Manik – depresif bozukluk çok farklı belirtiler, hızlı değişken yapısı, başka psikiyatrik hastalıkları (özellikle çocuk ve ergenlerde) taklit edebilen yapısı, birçok başka psikiyatrik hastalıklar ile aynı anda bulunması, mesleki, akademik ailevi, insanlar arasındaki yıkıcı yanıyla, ciddi ekonomik kayıplara neden olabilen özelliği ile tanı ve tedavisi oldukça karmaşık ve zordur. Ailenin, çevrenin ve arkadaşların hastayla ilgili izlenimleri tanı koyma süreçlerinde oldukça yararlıdır. Manik – depresif bozukluğun en kötü sonucu ise yüksek oranda görülen intihardır.

          Manik – depresif (bipolar) bozukluğun tedavisinde uygun ilaç tedavisi zorunludur. İlaç tedavisinin yanında uygun görülen psikoterapi, hem hastanın hem de ailesinin hastalıkla ilgili bilgilendirilmesi ve eğitimi (psikoeğitim) gerekir.

HİPNOZ (TRANS)

Hipnoz (trans) kişinin çevresel farkındalıktan uzaklaşarak dikkat ve algıda yoğun bir şekilde konsantre olabilme yeteneğidir. Hipnoz beynin normal bir aktivitesidir. Aslında hipnoz uygulayan kişi bir diğer kişiyi hipnoz etmez. Kişilerin hipnoz olabilme (edilebilme) yeteneği (kapasite) zaten kendisinde vardır. Sadece hipnoz uygulayan kişi hipnoz olmak isteyen kişiye hipnoz olması için fırsat ve uygun ortam yaratır. Hemen hemen her insan günlük yaşantısında kendiliğinden ve farkında olmadan hipnoza (transa) girer ve çıkar. Ancak bu durumun hipnozun hafif bir hali olduğunu bilmezler. Hipnoz olabilme (edilebilme) yeteneği (kapasite) kişiden kişiye değişir. Çocukların hipnoz edilebilme (olabilme) yeteneği (kapasite) erişkinlere göre daha yüksektir ve yaşlılıkta azalır.

      Hipnoz Hakkındaki Yanlış Bilgiler

1: Hipnoz uykudur. Aslında hipnoza (trans) giren kişi normalden daha uyanık ve dikkatlidir. EEG (elektroansefalogram) çalışmaları hipnoza girmiş (trans hali) kişinin tamamen uyanık olduğunu bilimsel olarak kanıtlamıştır.

2: Hipnoz hastaya uygulanır. Hipnoz kapasitesi (edilebilme yeteneği) kişinin içinde zaten doğuştan itibaren vardır. Hipnoz uygulayan kişi yalnızca hipnoz olmak isteyen kişinin bu içsel kapasitesini (yeteneğini) araştırması, bulması ve harekete geçirmesi için uygun ortamı hazırlar. Yani hipnoz uygulayan kişi hipnozun (transın) oluşmasında sadece kolaylaştırıcı bir rol oynar. Hipnoz uygulayan kişinin (doktor vs) herhangi bir kimseyi (hasta vs) hipnoz etme gücü yoktur. Güç (kapasite-yetenek) hipnoz olmak isteyen kişinin (hasta) kendi içindedir.

3: Sadece güçsüz ya da hasta insanlar hipnoz edilebilirler. Tam tersine hipnoz yaşayabilen insanlar görece sağlıklı insanlardır. Beynin organik hastalıklarında (şizofreni, zeka gerilikleri, Alzheimer-bunama gibi) ve dikkatin azaldığı diğer psikiyatrik hastalıklarda hipnoz kapasitesi (yeteneği) azdır ya da hiç yoktur.

4: Hipnoz sadece doktor yaptığında olur. Bazı kişiler günlük yaşamda kendiliğinden (bir doktorun yardımı olmadan) hipnoza (transa) girip çıkarlar.

5: Hipnoz bir terapidir. Hipnoz kendi başına bir terapi (tedavi edici) değildir ve onun içinde hipnoterapi ve hipnoterapist gibi terimler yanlıştır. İyi bir tedavi edici strateji içinde hipnoz hali (trans hali) tedaviyi hızlandırabilir ve kolaylaştırabilir. Yani hipnoz bir tekniktir, terapi değildir.

6: Hipnoz tehlikelidir. Hipnozun (trans) kendisi hasta için tehlikeli değildir. Ancak hipnozun kötüye kullanılması ve bu yolla çıkar sağlanmaya çalışılması hasta için tehlikeli olabilir.

7: Bir belirtinin ortadan kaldırılması yeni bir belirtin oluşması demektir. Klasik psikanalitik bakış açısı belirtilerin bilinç dışı olduğunu ve bir belirtinin ortadan kaldırılmasının kapalı enerji sistemleri gereğince yerine başka bir belirtinin ortaya çıkması ile sonuçlanacağını ileri sürer. Ancak literatürde bunu destekleyecek az sayıda bildiri bulunmaktadır.

      Tedavideki yeri

Hiç bir tedavi yüzde yüz tedavi edici değildir. Aynı şekilde hipnoz da yüzde yüz tedavi edici değildir. Hipnoz bazı psikiyatrik rahatsızlıklarda psikiyatri uzmanının uygun görmesi ile uygulanabilir. Hipnozun psikiyatrik rahatsızlıkların tedavisinde kullanım alanı oldukça dardır. Sigara içmek, aşırı yemek, anksiyete bozuklukları, fobiler, konversiyon bozukluğu, disosiyatif bozukluklarda, psikosomatik belirtilerin kontrolü, kronik ağrı ve bazı operasyonlarda ağrıyı ortadan kaldırma (diş operasyonu gibi) gibi durumlarda klasik terapi ve ilaç tedavisi yerine eğer gerekiyorsa kullanılabilir. Bazen bu seçenekler kombine edilebilir. Hipnozun en etkili olduğu alan ağrı hissinin ortadan kaldırılmasıdır. Genel ilke olarak bir kişinin psikiyatrik rahatsızlığı ne kadar organik ise o kişinin (hasta) hipnoz olabilme kapasitesi (yeneneği) kadar azdır. Örneğin Alzheimer (bunama), mental redartasyon, şizofreni, bipolar (manik depresif) bozukluk ve benzeri rahatsızlıklarda hastaların hipnoz olabilme kapasiteleri yoktur ya da çok azdır. Aynı şekilde kişilik bozukluğu olan hastaların hipnoz olabilme kapasiteleri (yeteneği) genelde azdır. Ayrıca bir kişinin hipnoza (transa) girmesi onun iyileşeceği, sorunlarından kurtulacağı anlamına gelmez.